Simyacı-Paulo Coelho

Delikanlının adı Santiago idi. Akşam olmak üzereyken, terk edilmiş küçük kiliseye geldi. Ayin eşyalarının konulduğu yerde büyümüş bir firavuninciri vardı hâlâ ve yarı yıkık çatısından hâlâ yıldızlar görülebiliyordu. Birinde buraya koyunlarıyla birlikte gelmiş ve düş görmesinin dışında sakin bir gece geçirmiş olduğunu anımsadı.

Şimdi yanında sürüsü yoktu. Ama elinde bir kürek vardı.
Uzun süre gökyüzüne baktı. Sonra heybesinden bir şarap şişesi çıkardı ve şarap içti. Çölde yıldızlara bakıp Simyacı’yla şarap içtiği günü anımsadı. Geçtiği bütün yolları ve Tanrı’nın kendisine hazinenin bulunduğu yeri göstermek için seçtiği tuhaf yöntemi düşündü.

Üst üste gördüğü düşlere inanmasaydı, çingeneye, krala, hırsıza rastlamasaydı… “Doğrusu uzun bir liste; ama yol boyunca işaretler vardı ve yanılmam olanaksızdı,” diye düşündü. Farkına varmadan uykuya daldı. Uyandığında güneş çoktan yükselmişti. Hemen firavunincirinin dibini kazmaya başladı. “Yaşlı büyücü,” dedi kendi kendine, “her şeyi bal gibi biliyordun. Bu kiliseye geri dönebilmem için biraz altın bile bıraktın. Paçavralar içinde geri döndüğümü görünce katıla katıla güldü keşiş. Sanki bunlardan esirgeyemez miydin beni?” Rüzgârın kendisini yanıtladığını duydu. “Hayır. Sana bunu söyleseydim, Piramitleri görmeyecektin. Piramitler çok güzel, öyle değil mi sence?” Simyacı’nın sesiydi bu.

Gülümsedi ve kazmaya koyuldu. Yarım saat sonra sert bir şeye çarptı kürek. Bir saat sonra önünde eski İspanyol altın parasıyla dolu bir sandık vardı. Ayrıca değerli taşlar, kırmızı ve beyaz tüylerle süslü altın maskeler, pırlanta işlemeli değerli taşlardan yapılmış putlar vardı.

Ülkenin uzun süredir artık anımsamadığı ve fatihin, çocuklarına ve torunlarına anlatmayı unuttuğu bir fethin kalıntıları. Heybesinden Urim ile Tummim’i çıkardı. Taşları ancak bir kez kullanmıştı, bir sabah, bir çarşıda. Hayatında ve yolu üzerinde bir yığın işaretler vardı. Urim ile Tummim’i altın sandığına koydu. Bir daha hiç rastlamadığı yaşlı kralı anımsattıkları için bu iki taş da hazinesinin parçasıydılar. “Gerçekte kendi Kişisel Menkıbesini yaşayan kimseye karşı hayat cömerttir,” diye düşündü. Ve bunun üzerine Tarifa’ya gitmesi ve bütün bunların onda birini çingene kadına vermesi gerektiğini anımsadı. “Çingeneler nasıl da kurnaz oluyorlar!” dedi kendi kendine. “Belki de çok yolculuk ettikleri için.” Derken rüzgâr esmeye başladı. Gündoğusu’ydu esen, Afrika’dan gelen rüzgâr. Ne çölün kokusunu, ne de Magriplilerin istila tehdidini getirmişti. Bunun yerine çok iyi tanıdığı bir kokuyu ve usulca gelip dudaklarına konan bir öpücüğün mırıltısını getiriyordu. Gülümsedi. İlk kez böyle bir şey yapıyordu genç kız. “Geliyorum Fatima,” dedi. “Geliyorum.”

Güzel bir alıntı okumanız Dileğiyle.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here